20 Mar 2011

O Gün

Hayatımın değiştiği o gün, nüfus sayımında görevliydim. Ek gelir için değerlendirdiğim fırsatlardan biriydi. Sabah erkenden çıkacak, insanları sayacak, akşam evime dönecektim. Sabah nasıl bir adamsam, akşam da aynı adam olacaktım. Her gün olduğu gibi… Yalnız.

Öğleden sonraya kadar, beklediğim düzende ilerleyen günün seyri, o eve girdiğim an değişiverdi…
Kapıyı çaldığımda elimdeki listeye göz atıyordum; kaç ev kaldı gidilecek, kaç kişi kaldı sayılacak? Kelle sayımı yuvarlak hesap yapsam da eve erken gitsem, formları gece kafama göre doldururum. İnsan işte. Hepimiz aynıyız, ne olacak! Kapıyı ikinci kez çalmaya niyetlenip, vazgeçtim. Tam elimdeki forma işaret koyacakken kapı açıldı ve yaşlı bir teyzeyle göz göze geldim. Kendimi tanıttım hızlıca. Normal bir nüfus memuruyum. Sizi sayıp gideceğim. Ne siz uzatın, ne de ben. Yaşlı teyze hiç konuşmadı benimle. Önce kulaklarında bir sorun olduğunu sandım. Tekrar tane tane anlatmaya koyuldum yüksek sesle: “Merhaba. Ben nüfus sayımı için geldim…” elini hafifçe kaldırarak sözümü yarıda kesti. Durdum. Belki de genç bir erkeğin, evlerine nüfus memuru olarak dahi olsa girmesinden huzursuz olmuştur diye düşündüm. Oysa mutaasıp birine de benzemiyordu. Hatta minik inci küpeleri, hafif dekoltesiyle çok hoş görünüyordu. Gülümsedi. Aralanmış kapıyı sonuna kadar açtı. Hoş görüntüsü yüzünden, gençliğinde ne kadar güzel bir kadın olduğuyla ilgili tahminler geçiyordu kafamdan ki, açılan kapının açısıyla, girişte duran aynada bir yansıma gördüm. Genç bir kız hızla geçip sağa doğru gitti. O kim?

Günün o saatinde şaşırtıcı şekilde karanlık, ürkütücü denilebilecek bir ev. Evde hafif bir rutubet kokusu var. Küf… Oysa giriş, hali vakti yerinde bir ev olduğu izlenimini veriyor. Girişte ayakkabılık yok. Yalnızca kocaman bir ayna. Tuhaf… Az önce oradan bir kızın geçtiğine eminim. Yaşlı bir teyze ve kızı. Herhalde baba vefat etmiş, belki kardeş vardır, ama yurt dışındadır, ev babadan kalma olabilir. Yaşlı teyze büyük bir bankadan emekli, kız ise iyi bir üniversitede hukuk okuyordur kesin. Bakalım. Göreceğiz... Yaşlı teyze başıyla selam verip, eliyle salonu işaret ederek beni içeriye yönlendirdi. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Tedirgin iki adım attım. O geldi. Nurdan.

“Merhaba. Ben Nurdan. Sayım için geldiniz değil mi? Bir – iki. Gördüğünüz kadarız zaten, sizi fazla uğraştırmayacağız yani, kalabalık değiliz!”

Ne güzel bir kahkaha... Ve ne kadar gereksiz. Yaşlı teyzenin sessizliği sonrasında bu denli yüksek bir enerjiyle karşılaşmak beni hafif korkutmuştu doğrusu. Çaktırmadım. Elimi uzattım, el sıkıştık. Aynadan gördüğüm bir yanılsama değil, gerçek. Çok da güzel. Elleri ne kadar sıcak… Kendimi tanıttım. Ancak ikinci cümleme kalmadan Nurdan salonun masasındaki bir sandalyeye neredeyse zıplayarak oturmuştu bile.

“Böyle buyurun, masada konuşalım.”

Yaşlı teyze ağırkanlı bir şekilde arkamdan dolanıp, onun yanındaki sandalyeye oturdu. Sandalyeyi gürültüyle çektiği için biraz rahatsız oldum. Sağır herhalde. Oysa girişte ne dediğimi anlamıştı sanki... Bunaktır kesin. Yazık. Nurdan’ın saçları darmadağınık, ama yeni yıkanmış gibi. Uygunsuz bir zamanda mı geldim? Antika olduğu her halinden belli olan tahta masanın görkemine hiç uymayan kenarları kısa, üzeri lekeli masa örtüsünü hızlı hareketlerle düzeltiyor Nurdan. Çok hoş bir kız, ama elleri kocaman. Ne tuhaf…

"Etraf biraz dağınık, kusura bakmayın... A, durun. Ne ayıp, hemen oturdum. Ne içersiniz? Açsanız yiyecek bir şeyler de var. Tatlı olarak bal ve kaymak. Gerçi o anca ikimize yeter. İyisi mi içecek vereyim ben size, kusura bakmayın… Ne içersiniz? Çay uzun sürer de, kahve filan yapabilirim?"

Çok hızlı konuşuyor. Sanki her halükarda heyecanlı. Gözleri ışıl ışıl. Ne verirse içerim. Ne koyarsa yerim o an. Yersiz gülümsemesi yüzünden her an elden ayaktan düşebilirim. Evraklarımı masaya koydum.

“Su yeterli. Su rica edeyim.”

Nurdan su getirmek için gözden kaybolduğunda bir an nerede olduğumu unuttum. Çevreye hızlıca bir göz atıp, yaşlı teyzede kaldım. Gülümsedim. O gülümsemedi. Ben onun bilgilerini Nurdan’dan alırım, gidip içeri yatsa ya… Hazır ev de karanlık. Size iyi geceler teyze… Biz Nurdanla devam ederiz, hiç sorun değil. Hala gülümsüyorum. Salak sanıyordur beni kesin. Sağır olma ihtimali yüksek, konuşursam komik duruma düşebilirim. Ne bitmez an. Ah, gitsen keşke... Sanki aklımdan geçenleri okuyor, kireç gibi yüzünde ifadesiz gözlerle bana bakıyor. Tuhafsın teyze. Zaman kazanmak için çantamdan tükenmez kalemimi çıkartıyorum. Artık gereksiz yere iki kalemim var masada. Hepsi senin yüzünden teyze. Bakışları hala üzerimde… Beni korkutmaya  başladı. Bu küf kokusu nereden geliyor bu arada? Girişe ayakkabılık koymaz mı insan? Bir su içsem bari… Nurdan geldi. Hoş geldin Nurdan.

“Buyurun, suyunuz.... Soğuk değil ama. Çok sürmez değil mi bu sayım işi? İki kişiyiz biz zaten…”

“Yok, hemen sayarız şimdi…”

Sersemlemiştim ve saçmalıyordum. Elimi çabuk tutmam gerekiyordu... Nüfus formlarını çabukça açtım, elimde kalem, yüzlerine bakmadan, formu hızlıca doldurmak için gereken soruları sormaya koyuldum.

Mevhibe hanım 66 yaşında. Nurdan 26. Kardeş yok. Baba yok. Mevhibe hanımın işini boş bıraktık. Nurdan okuyor. Ekonomi. Nurdan’ın sesi tatlı bir kuş cıvıltısına benziyor. Ev, Nurdan'a akrabası olmayan yaşlı bir adamdan miras kalmış. İlginç… Nurdan Samsunlu. Ben Kütahya. Tüh. Yakın olsa, konuşacak konu çıkardı… Mevhibe hanımın memleketi İstanbul. Bütün sorulara Nurdan cevap veriyor. Ne tatlı… Peki ya Mevhibe hanım? Tutamıyorum kendimi, meraktayım:

“Mevhibe hanım, şey herhalde…”

“Efendim, ney?” Nurdan sen hep sor, ben söyleyeyim…

“Şey… Mevhibe hanımın diyorum, bir sıkıntısı mı var?”

Yine gereksiz bir kahkaha. Ne kadar güzel güldüğünü söylemiş miydim Nurdan’ın?

“Yok. Konuşmaz o. Ya aslında biz biraz tuhaf bir aileyiz…”

Duygularıma tercümansın Nurdan. Eviniz de küf kokuyor bu arada…

“Nasıl yani? Neden tuhaf?”

“Mevhibe hanım, benim kızım.”

“Efendim?”
Ben sorunca o kadar tatlı gelmiyor ama kulağa!

Evet, duyunca ben de şaşırdım. Aptal oldum. Nasıl yani? Yanlış duyduğumu düşünerek tekrar ettim:

"Pardon, biraz kafam karıştı… Mevhibe hanım, Nurdan sizin kızınız, doğru mudur?"

Birbirlerine baktılar. Cevap yok. Nurdan tekrar gülmeye başladı... Sen hep gül, ben hep komik konuşurum Nurdan... Mevhibe hanım vakurluğunu hiç bozmadan, aşağılayıcı gözlerle bana baktı. Sanki evrenin sırrını bu ikisi çözmüşler ve dünya üzerinde bir tek benim haberim yok bundan. Mevhibe hanımın üzerimden çektiği bakışlarıyla geliyorum kendime. E, nedir durum? Kim kimin kızı yani?

“Bunu sık yaşıyoruz. Yanlış duymadınız, Mevhibe hanım benim kızım. Evlatlık yani.”

Nurdancım, ben müsaade alsam artık… Formları evde ben kendim doldururum, hiç zahmet vermeyeyim… Oldu iyi günler.

“Nurdan’dı değil mi? Kusura bakmayın, ben halen durumu anlayabilmiş değilim... Şaşkınlığımı mazur görün, tuhafıma gitti biraz.Yani siz Nurdan, 66 yaşındaki bu teyzeyi evlat mı edindiniz?”

“Bu teyze” dedim diye mi bu seferki bakış, yoksa Mevhibe hanım zaten kendinden korkutucu bir insan mı?
Ya da sadece benden nefret ediyor... Ancak biraz anlayışlı olmasını beklerdim. Ne oluyor yahu? Yaşlı başlı kadın evlatlık mı olurmuş!

“Evet, öyle oldu. Mevhibe hanım eski orospu. Böyle hani üst düzey orospulardanmış… Sonra düşmüş, garibim. Benim hızlı dönemlerimde bir barda tanıştık onunla. Uzun hikaye…
O olmasa ne halde olurdum kim bilir…”

Sarıldılar.

Ne  oluyor yahu? Kim orospu, bu korkutucu, dilsiz, bunak teyze mi? Tamam gençliğinde güzeldi herhalde ama… Nurdan af edersin de, sen ne ayaksın peki? Kötü yola düşecek bir kıza da benzemiyorsun… Hem ne biçim bir ev burası? Küf kokusu, girişte devasa ayna bilmem ne… İşimi gücümü bitirip eve gideceğim ben, bırakın allahınızı severseniz…

“Yani evlatlığınız... Anlıyorum…”

Gayri ihtiyari söyledim. Neyini anlıyorum ulan, nasıl anlayabilirim? Bu pörsümüş yaşlı kadın, bir zamanların kallavi orospusuymuş, bu cıbırık kız Nurdan da buna sahip çıkmış, evlat edinmiş öyle mi? Nurdan’ın saçları da mis gibi kokuyor yahu… Tamam, her şey dursun bir dakika! 

Her şey durduysa da Nurdan durmadı. Duygusal yükü ağır olduğu hissedilen bir ses tonuyla başladı anlatmaya...

“Mevhibe hanım o zamanlar az da olsa konuşuyordu…”
Sesi başka bir zamandan gelir gibi devam etti, “O gece bardaki tanışmamızdan sonra bir süre hiç görüşmedik. Sonra bir gece bir ara sokakta buldum onu…” O an beni görmüyor gibiydi… Bugüne dek belki de hiç dillendirmediği bir konuyu artık içinde taşıyamıyormuş gibi konuşuyor, gözlerini yere dikmiş hızlı hızlı anlatmaya devam ediyordu. “Yerde kargacık burgacık yatıyordu. Perişan haldeydi. İçim gitti… Beni hatırlamadı sandım ilk önce. Sonra elimi tuttu ve bir süre birbirimize baktık. Hatırlamıştı beni, gördüğüne de çok sevinmişti hatta, ama hiçbir şey söylemedi. O zamanlar yaşlı bir adamla birlikteydim ben. Mevhibe hanımın hastane masraflarını da o karşıladı. Bir süre bize o baktı. Sonra öldü. Çok üzüldüm ben. Kötü günler geçirdim…” Küçük bir kızınki gibi iç geçirerek devam etti: “Mevhibe hanım hep yanımdaydı ama. Hep böyle suskun... Bir daha hiç duymadım konuştuğunu. Ben hep çok konuşuyorum diye mi acaba Mevhibe hanımcım?”
 

Bir tek ben gülümsedim. Onlar yine sarıldılar. İkisi de karşımda gizli hıçkırıklarla ağlamaya başlamışlardı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Durum iyiden iyiye tuhaflaşıyordu...

“Neyse canım, o günler geride kalmış… İyi ki evlat edinmişsin Mevhibe hanımı Nurdan. Analı – kızlı gayet iyi görünüyorsunuz bana!” deyiverdim.

Nurdan gülümsedi. Gözünde kalan yaşlar, elmacık kemiklerinden aşağı alelacele yuvarlandı. Sen istersen ağla Nurdan, ben hep yanında olurum… Mevhibe hanım bir Nurdan’a bir bana derin derin baktı, belli belirsiz ağlıyordu. Ağırlaşan bu havadan hepimizi kurtarmak isterken amaçsızca ayağı kalkmış bulundum. Sanki çok önemli bir şey söyleyecekmişim gibi ellerimi masaya koydum kararlılıkla. İkisi de bana bakıyorlardı haklı olarak. Bir şey söylemeliydim… Ben de o cümleyi söyleyiverdim: 
“Bundan sonra ben sık sık gelirim madem, size bakarım.”  

Nurdan yerinden fırladığı gibi boynuma atıldı. Sarıldık. Onları anladım da, ben niye katıla katıla ağlamaya başlamıştım, onu pek hatırlamıyorum şimdi...
 

O günkü şaşkınlığımı ne kadar anlatsam azdır. Hayatımda yaşadığım en tuhaf gündü gerçekten. Bugün hala Nurdanla o günü hatırlayıp güleriz... Benim şaşkınlığım, sarsaklığım, Mevhibe hanımdan korkmam, Nurdan’ın aynadaki yansıması, sempatik tavırlarıyla aklımı alması… Nurdan'ın aniden bana sarılması. Ne gündü ama!

Sayımdan hemen sonra o eve tekrar gittiğimde beni ailenin bir ferdi gibi samimiyetle karşılamışlardı. Çay içmiştik birlikte...

Nurdanla 6 yıllık birlikteliğimiz boyunca, Mevhibe hanımdan hala tek bir kelime duymadım. Ne bunak, ne dilsiz, ne sağır… Konuşmuyor, öyle. Biz de Mevhibe hanımın geçmişinden konuşmuyoruz.
72 yaşındaki evlatlığımız Mevhibe hanımı insanlara anlatmak zor oluyor tabii. Şaşıyorlar. Evimizin girişinde de ayakkabılık yok mesela, kocaman bir ayna var... Yani biz biraz tuhaf bir aileyiz ve artık üç kişiyiz.

1 yorum:

Restless dedi ki...

valla son derece doğrudan geliyorum:
- ya bu çok güzel bi'şey ya nefin