13 Oca 2011

Yağmurdan Kaçmayan


Yağmur henüz başlamıştı. Aysel ve Banu, heyecanlı damlalara aldırmıyor gibi görünmeye çalışsalar da, hızlandırdıkları adımlarından tedirginlikleri anlaşılıyordu. Banu’nun topuklu ayakkabılarının sesi, savurduğu yağmur damlalarıyla daha tok duyulmaya başlamıştı: Tak, tak, tak… Boynuna doladığı sımsıkı atkısının izin verdiği  ölçüde bir sesle “Hala gelmedik mi yahu? Bu kadar uzak olduğunu bilsem, gelmeyi iki kez düşünürdüm doğrusu…” dedi. Aysel, başka düşünceler içinden istemeyerek sıyrılmış gibi cevapladı: “Geldik zaten, hemen şurası. Sola…”

Müzeden içeri girdiklerinde az önce altında yürümekte oldukları yağmurun hayli hızlandığını ayrımsadılar. Atkılar, bereler çıkarıldı, saçlar savruldu. 30’lu yaşlarında iki hoş kadının varlığından yayılan enerji müze girişini kapladı. Banu’nun uzun siyah saçları, bir gün önceden kaldığı belli olan, hafif bozulmuş fönüyle yine de güzel görünüyordu. Aysel ise alnına yapışan saçları umursamazca kenara iteleyerek, farkında olmadığı salaş çekiciliğini perçinliyordu. Banu, önemli bir sergiyi görmeye gelmiş bakımlı bir hanımefendi edasında yüz ifadesini değiştirdi, gözlerini kırpıştırdı, makyajı akmış mı diye göz altlarını temizledi parmaklarıyla. Aysel’in aklı hala başka düşüncelerdeydi sanki.  Mağrurdu ve her nasılsa, evindeymiş gibi davranmaya çalıştığı hissediliyordu. Banu’yu bu sergiye çağıran o’ydu. Bu nedenle organizasyonuyla biraz daha ilgili görünmek için rotayı belirledi: “ha, Banucum, şuradan çıkacağız.” Banu’nun topuklu ayakkabılarının sesi, kapalı alanda daha çok fark edilir olmuştu. Aysel buna dikkat edecek kadar bile “orada” değildi. Aysel Frida’ya gelmişti. Diğer her şey bir adım gerideydi artık onun için. Başta Banu.
Banu kısık bir sesle: “Şimdi bu Frida, hani senin bana filmini verdiğin o büyük ressam değil mi? Emrecan rahat bıraksaydı bir solukta izlerdim valla, çok güzel filmdi doğrusu…” dedi. Aysel sergi ortamında sohbet açılmasından hoşnut olmadığını belli eden bir sesle yanıtladı: “Evet. Film ressamın hayatını anlatıyordu zaten. Frida’nın hayatını beğenmişsin yani sen. Sergiyi de seveceksin…” Oysa Banu içten içe aşağılandığını hissetmişti: Filmden değil, hayattan etkilenmişmişim. “…hoş ortammış burası” diyebildi belli belirsiz.

Aysel’in şansı yaver gitmişti, sergi fazla kalabalık değildi. Resimlerle istediği gibi ilgilenebileceğine sevindi. Tam da o sırada sordu Banu, patavatsızlık yaptığını hiçbir zaman ayırt edemediği belli olan o tatlı haliyle: “Ünlüler de bu sergiye geliyor diye okumuştum, ama kimse yok ki burada… Hep halk.” Aysel nazik olmaya çalışarak susturdu onu, işaret parmağı dudağına yapışmış. Banu kendini atmosferi acı duygularla dolu bir hastanede şımarıklık yapan küçük bir çocuk gibi hissetti. 36 yaşına gelmiş, biricik oğlu Emrecan’ı bin bir fedakarlıkla büyütmüş, hayatın çilesini çekmiş bu kocaman kadına yapılacak hareket miydi şimdi o! “Aysel işte…” diye düşündü içinden, “Duyarsız. Bencil. Takıntılı. Tipik Aysel!”. Tadı kaçmıştı biraz. Yukarıya çıktıkları gibi, tabloların önünden hızlı hızlı yürümeye başladı. İlgileniyormuş gibi görünmeye çalışıyordu, ancak oradan bir an önce çıkmak istediğini belli eden beden dili onu ele veriyordu. Aysel gereksiz bir sessizlikle yaklaştı yanına: “Banu biraz yavaş yürü. Ayakkabıların çok ses yapıyor. Acelemiz yok. Emrecan’ı bugün okuldan Faruk alacak demedin mi? Güzel güzel gezelim işte sergiyi… Sakin.” Banu irkildi, mahçup oldu. Şu Aysel de hep haklıydı! Sonuçta kırk yılın başı bir sergiye gelmişti, neden tadını çıkarmasındı. Yavaşladı. Kendini tabloların ahengine kaptırmaya çalıştı. Neredeyse bunu başarıyordu ki Aysel usulca söze girdi yine: 
“Bu resimleri yapan kadının engelli olduğunu, uzun bir süre de yatalak yaşamış olduğunu düşünebiliyor musun? İnanılmaz… Hayata tutunmayı başarmak böyle bir şey işte. Güçlü kadın.”

Banu yerine gelmiş keyfiyle savurdu cümleleri: “İyi de kimse mi ilgilenmemiş bu kadınla yazık ya, şu bıyıklarını alıverselermiş bari!”. Aysel’in gözlerinden ayıplayarak yükselen tsunami dalgaları Banu’yu okyanusun derinlerine gömmek üzere toplanırken, Banu çoktan gülmeye başlamıştı bile. “Hayır yani özürlü olması, güzel görünmesine engel değil ki… Aaa, dur ama. Renkleri çok güzel kullanmış yalnız, bakar mısın bir şu tabloya, süper!”


Aysel içinde kalmış sinirinin midesinde bir yumruya dönüşmesiyle meşgul olduğundan, ancak diğer tabloya doğru yavaşça yürüyebildi. Neden getirmişti sanki Banu’yu buraya? Frida ve Aysel baş başa kalsalar daha çok şey paylaşabilirlerdi pekala. Banu’nun boş hayatına sanatsal bir nüans katmak için bunca uğraştığına değiyor muydu sanki! Banu sanatı bıyığından yakalıyor, Aysel’i de derin bir sorgulamaya sürüklüyordu, hepsi bu! “Ay Aysel, gel gel…  Töbe töbe… Gelsene bak nolur, ya pardon da şu kaktüsler çüke benzemiyor mu bir bak allasen, ahaha…” Son darbenin gelişi Aysel tarafından öngörülemedi. Banu’ya sinirini kendi içine kusarken bu son cümleyle ortalık fena batmıştı artık. Aysel ne kadar kötü kokarsa o kadar iyiydi. Banu’yu oradan uzaklaştırmaktan başka çaresi yoktu artık. Sesine yansıyan vazgeçmişlikle: “Yürü Banu, yürü çıkalım. Bu sergiyi tek başıma gezsem daha iyiydi, hata ettim. Başka zaman gelirim. Haydi…”

11 yıldır koca buyruğuyla süren evlilik hayatının verdiği isyan duygusuyla mı, kıymetlisi Emrecan’ın okulda çizdiği resimleri bu Frida denen kadının yaptıklarından daha güzel bulduğundan mı, Aysel’in ittirmekte olduğu kolunu kurtardığı gibi bütün gücüyle dikilidi Banu Aysel’in karşısına.
“Bir dakika Aysel. Bırakır mısın kolumu! Gidip gitmeyeceğime ben karar veririm. Buraya sana süs olayım diye gelmişim, o belli. Havanı bozdum, onu anladım. Bak Aysel, seni severim, akıllı kadınsın, çok okumuşsun, benden daha çok biliyorsun hayatı, saygım sonsuz. Tamam, ama artık hiç hoşuma gitmiyor. Seninle görüşmek istemiyorum. Senin entel saçmalıkların yüzünden evde yemek yapmayı unutuyorum, Faruk’la sevişirken senin feminizm söylemlerin aklıma geliyor, boşalamıyorum. Senin verdiğin o zehir zemberek kitaplar yüzünden uykularım kaçıyor… Emrecan’a sabahları portakal suyu sıkamıyorum ya, uyanmak bile istemiyorum bazen çünkü - hepsi senin yüzünden!”
Aysel, Banu’nun söylediklerinden çok, ses tonunun yüksek olmasının derdine düşmüş: “Tamam Banucum, sakin ol… Etkilendin sen bu ortamdan, gel dışarıda konuşalım biraz, lütfen…” dediğinde, Banu’nun hışmı Aysel’in varlığıyla artıyor, kelimeleriyle keskinleşiyordu. Artık onu kimsenin tutamayacağı gözlerindeki alevlerden anlaşılıyordu: “…rezil mi ettim seni canım? Rezil mi oldun bu hiç tanımadığın entel arkadaşlarına benim yüzümden? Arkadaşlar çok pardon yaa… Sizi sanatınızdan alıkoyduğum için çok mutluyum, kusuruma bakmayın! Alın bıyıklı Frida’nızı da başınıza çalın! Siz hanımefendi, evet siz, bir gün Kadın olduğunuzu hatırlayıp da çocuk yaparsanız, oğlunuzun çizdiği çocuksu resimlerde kaybedeceksiniz kendinizi haberiniz yok!” Hanımefendi şaşkın, rahatsız yüz ifadesiyle mırıldandıysa da “İyi de benim iki kızım var… Buna ne oluyorsa şimdi?” o ve onun gibi kadınlar Banu’nun 7.0 sıfır şiddetindeki sözlerinden nasibini çoktan almıştı O’na göre.

“Belki ben aptalım size göre, cahilim, ama sizin gibi yalnız ve mutsuz değilim tamam mı! Ölmüş Fridanızı da alın, ben kocamın, oğlumun yanına, sizin beceremediğiniz o sıcak yuvama gidiyorum tamam mı! Aysel sakın gelme peşimden! Bu iş burada bitmiştir. Seni ne bir daha görmek, ne en son izlediğin film hakkında bir şey duymak, ne de o çok aşık olduğun ölmüş, çürümüş yazarların perişan hayatlarından haberdar olmak istiyorum! Ne biçim insanlarsınız siz ya! Yeter ama!”
Tak, tak, tak…

Sergi alanından hızla çıkıp, merdivenlerde yankılanan topuklu ayakkabılarının sesi sinirini daha bir vurgulasın diye yere bütün gücüyle basan Banu’nun ardından sorunlu bir sessizlik kaplamıştı salonu. Aysel sinirden titriyor, takırdayan çenesinin sesi duyulmasın diye dişlerini sıkıyordu. Etrafına baktı. Mağdur hanımefendinin dışlayan bakışları, az ilerideki ahengi bozulmuş el ele çiftin çıkışa doğru yönelmesi, güvenlik görevlisinin yanında bitivermesi, hepsi o an olmuştu. “Hanımefendi lütfen, bunlar hiç uygun olmadı. Sizin de şu an sergiyi terk etmenizi rica ediyorum. Ziyaretçilerimize daha fazla rahatsızlık vermeyelim, lütfen.”

Aysel oradaki varlığıyla ancak Banu’yu çağrıştırıyordu artık. Bir kendisi yoktu. Banu’dan arta kalan sefil bir kadındı o an, oracıkta, hem de canısı, Frida’sının sergisinde. Titreyen vücudunu kontrol etmeye çalışarak, kafasıyla onayladı görevliyi. Adam haklıydı. Hiç yakışık almadı bu durum şimdi… Hatırlayacaklardı onu artık, bu müzeye bir daha kendi olarak gelemeyecekti. Banu, ince eleyip sık dokuduğu entelektüel kimliğini sivri topuklarıyla delip geçmişti işte. Aysel, fena yenilmişti.

Çıkışa doğru bir adım attı ve nerede olduğunu yeni fark etmiş gibi dönüp, Frida’yla göz göze geldi. Yağlı boya tablodan kendisine bakan Frida kızmıştı Aysel’e. Çok kızmıştı. Hayal kırıklığına uğramıştı. O ne yapmaya çalıştıysa, Aysel hepsini yanlış yapmıştı. Yalnızlığıyla baş edemediği için Banu’yu buraya sürükleyerek Frida’nın yüzünü çoktan kara çıkarmıştı zaten. Yüzleşmekten korkan zayıf ruhu, Frida’nın gücü altında iyice ezilmişti artık. Banu’ya tek söz edemeyecek kadar zayıftı, bu kadardı işte Aysel. Frida olsa, Banu’ya ne yapılacağını bilirdi. Aysel’in ise tek bildiği, soğuktan üşümüş evine gitmemek için Taksim’in kalabalığında yalnızlığını unutmaya, Frida’yı da düşünmemeye çalışacağıydı.

Hızlı hızlı indi merdivenleri, hiç ses çıkarmadan… Kaybolmayı, tamamen bitmeyi istediği o anda yakalandı sağanak yağmura, kapının önünde. Cebinden alel acele çıkarmaya çalıştığı beresi düştü çamurlu suya: “Tabi, zaten…” dedi hayata söylenircesine.

Kendini yağmurla cezalandırmak için yavaş yavaş yürüdü sağanakta, Odakule’ye açılan dar aralığın rüzgarında itelenen ruhuyla.


1 yorum:

m dedi ki...

İnce ayar sırça kimlikler herkese bol. Banu gibi tutarlı terziler ise cCc.